19 Nisan 2018 Perşembe

It Was That Moment He Knew



                Saatte 27 kilometre hızla esen rüzgara karşı, 160 kilogram ağırlığında ve iki tekerlekli saatte en fazla 140 kilometre hız yapabilen bir aracın üzerinde ancak ve ancak yolun boşluğu sayesinde saatte 135 kilometre hızla ilerliyorken farkına varabildim sanırım olayın.

Günlerce uykusuz kalınan ve mütemadiyen de kalınmaya devam edilen gecelerde nedense bu düşünce aklıma o kadar uğramamıştı ki, farkına vardığım anda sağ elimi serbest bırakarak sınırları zorlanmakta olan motoru sakinleştirerek saatte 100 kilometre hızla ilerlemeye devam ettim, bu esnada kafamın içerisindeki düşünceler çoktan ışık hızına ulaşmış dünyanın yörüngesinden uzaylı dostlarımıza doğru ilerliyordu.

            Tam olarak ulaşabileceğim en yüksek hıza 5 kilometre saatlik bir zorlama mesafesindeyken farkına varmış olmam, aslında motorun değil de benim sınırlarımım zorlandığının bir kanıtı olabilir, ancak benim sınırlarım zorlanalı zaten oluyordu birkaç zaman.

Olmasını istediğim şeylere yaptığım anlamsız odaklanma sebebiyle yanından geçip gittiklerim, geride unuttuklarım ve bu anlamsız odaklanma sebebiyle ‘zorlamalarım’ sebebiyle olabilecek güçteki şeyler bile olmuyor. Aslında çok güzel bir kavram var değil mi? Akışına bırakmak.

Yokuş aşağı giderken boşa çekilen vitesin verdiği o rahatlama hissi, esen rüzgar, serbest bırakılan vücut, yalnızlığın verdiği dengesizlik, her an devrilme riski…

Tek ihtiyacım biraz konuşmak, biraz anlatmak hatta belki anlatmamak, sadece bakmak, bir sigara yakma isteğinin oluşması ama yakmamak, biranın köpüklü üst yüzeyinden bir yudum almak burnuna kadar köpüğe boğulmak.

Ve aptala çalan bir sohbet, aklımın içinden geçenlerin ucunu tutamadığım, ne kadar güvensiz hissetsem de güvende olmayı dilediğim bir nevi başıma gelecekleri bildiğim bir an, bir şeker, bir şeker daha, sonra belki bir tane daha....

Yol devam ediyor, dalmış hızımı saatte 90 kilometre ve civarında seyrediyorum, yol yine devam ediyor. Rüzgar biraz daha sert esiyor, bu sefer sağımdan vuruyor hemen ardından solumdan… iyi bir sarsılsam da düşmüyorum, o esnada hız ibresi 110 civarında…

            Yola karanlık çoktan çökmüş, akıbetinde içime de zaten normal şartlar altında bile nadiren iyi düşünebilen Bay K. anlamsız bir hüzünle bütünleşiyor. Hem de hiç gerek yokken.

Saatte 27 kilometre de esse 32 kilometre de esse onu pek alakadar etmeyen parlak farlı bir araç tahminen saatte 130 kilometre veya üzeri bir hızda solumdan bir kurşun gibi geçiyor.

“Viiiijjuuuuuuuvv, tuduk tuduk”

Hemen ardından bir başkası;

“Duuuuuuvvvm, part part, vijuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuv”

Tüm karanlıktan o anda çıkıveriyorum; her anlamda... hızımı saatte 120 kilometre ve türevlerine sabitlerken aynı anda her iki yönün de ışıkları açılıveriyor…

Dünya dönüyor mu arsızlıkla, her çapsızlıkla sızıyor mu dipsiz rüya?
Çok çok çekilir şansız kura, tükenir sarhoşluklar, bağırır tüm boşluklar
Yapılır nahoşluklar, ayıp mı nahoşluklar?
Kime göre nahoşluk lan!

Öyle bir andan birkaç an sonra...
E80/İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder