Saatte 27 kilometre hızla
esen rüzgara karşı, 160 kilogram ağırlığında ve iki tekerlekli saatte en fazla
140 kilometre hız yapabilen bir aracın üzerinde ancak ve ancak yolun boşluğu
sayesinde saatte 135 kilometre hızla ilerliyorken farkına varabildim sanırım olayın.
Günlerce uykusuz kalınan ve mütemadiyen de kalınmaya
devam edilen gecelerde nedense bu düşünce aklıma o kadar uğramamıştı ki,
farkına vardığım anda sağ elimi serbest bırakarak sınırları zorlanmakta olan
motoru sakinleştirerek saatte 100 kilometre hızla ilerlemeye devam ettim, bu
esnada kafamın içerisindeki düşünceler çoktan ışık hızına ulaşmış dünyanın yörüngesinden
uzaylı dostlarımıza doğru ilerliyordu.
Tam
olarak ulaşabileceğim en yüksek hıza 5 kilometre saatlik bir zorlama
mesafesindeyken farkına varmış olmam, aslında motorun değil de benim
sınırlarımım zorlandığının bir kanıtı olabilir, ancak benim sınırlarım
zorlanalı zaten oluyordu birkaç zaman.
Olmasını istediğim şeylere yaptığım anlamsız
odaklanma sebebiyle yanından geçip gittiklerim, geride unuttuklarım ve bu
anlamsız odaklanma sebebiyle ‘zorlamalarım’ sebebiyle olabilecek güçteki şeyler
bile olmuyor. Aslında çok güzel bir kavram var değil mi? Akışına bırakmak.
Yokuş aşağı giderken boşa çekilen vitesin verdiği o
rahatlama hissi, esen rüzgar, serbest bırakılan vücut, yalnızlığın verdiği
dengesizlik, her an devrilme riski…
Tek ihtiyacım biraz konuşmak, biraz anlatmak hatta
belki anlatmamak, sadece bakmak, bir sigara yakma isteğinin oluşması ama
yakmamak, biranın köpüklü üst yüzeyinden bir yudum almak burnuna kadar köpüğe
boğulmak.
Ve aptala çalan bir sohbet, aklımın içinden
geçenlerin ucunu tutamadığım, ne kadar güvensiz hissetsem de güvende olmayı
dilediğim bir nevi başıma gelecekleri bildiğim bir an, bir şeker, bir şeker
daha, sonra belki bir tane daha....
Yol devam ediyor, dalmış hızımı saatte 90 kilometre
ve civarında seyrediyorum, yol yine devam ediyor. Rüzgar biraz daha sert
esiyor, bu sefer sağımdan vuruyor hemen ardından solumdan… iyi bir sarsılsam da
düşmüyorum, o esnada hız ibresi 110 civarında…
Yola
karanlık çoktan çökmüş, akıbetinde içime de zaten normal şartlar altında bile
nadiren iyi düşünebilen Bay K. anlamsız bir hüzünle bütünleşiyor. Hem de hiç
gerek yokken.
Saatte 27 kilometre de esse 32 kilometre de esse
onu pek alakadar etmeyen parlak farlı bir araç tahminen saatte 130 kilometre veya
üzeri bir hızda solumdan bir kurşun gibi geçiyor.
“Viiiijjuuuuuuuvv, tuduk tuduk”
Hemen ardından bir başkası;
“Duuuuuuvvvm, part part, vijuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuv”
Tüm karanlıktan o anda çıkıveriyorum; her anlamda... hızımı saatte 120 kilometre ve türevlerine
sabitlerken aynı anda her iki yönün de ışıkları açılıveriyor…
Dünya dönüyor mu arsızlıkla, her çapsızlıkla sızıyor mu dipsiz rüya?
Çok çok çekilir şansız kura, tükenir sarhoşluklar, bağırır tüm boşluklar
Yapılır nahoşluklar, ayıp mı nahoşluklar?
Kime göre nahoşluk lan!
E80/İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder